Son dakika haberi çıktığı an telefonuna veya masaüstüne bildirim gelir.
İlgilendiğim konular
Gündemden ilk senin haberin olsun!
Son dakika haberleri için bildirimlere izin ver. İstediğin an kapatabilirsin.
Bilim
Günde sadece 3 bin adım atmak Alzheimer etkilerini yarı yarıya azaltıyor
•2 dk okuma
Paylaş
HBilim
iFotoğraf: Prosperity Horizons · CC BY-SA 4.0 · Wikimedia Commons
Özet
Yeni bir araştırma, günde en az üç bin adım atmanın beyindeki zararlı protein birikimini azaltarak Alzheimer ilerlemesini yavaşlatabildiğini ortaya koydu. Bilim insanları bu düşük fiziksel aktivite seviyesinin bile bilişsel gerilemeyi önemli ölçüde engellediğini vurguluyor.
Öne çıkanlar
Günde en az üç bin adım atmak Alzheimer belirtilerini yarı yarıya azaltıyor.
Fiziksel hareketlilik beyindeki zararlı tau proteinlerinin birikimini engelliyor.
En güçlü faydalar günlük beş bin ila yedi bin beş yüz adım aralığında görülüyor.
Haberin Detayı
Bilim insanları tarafından yürütülen yeni bir çalışma, düşük seviyedeki fiziksel aktivitenin dahi insan beynini Alzheimer hastalığından koruyabileceğini gösterdi. Araştırma sonuçlarına göre günde sadece üç bin adım atmak, bu rahatsızlıkla ilişkilendirilen beyin değişikliklerini yavaşlatmaya yardımcı oluyor. Bu durum, uzun süredir önerilen on bin adım hedefine ulaşamayan yaşlı ve hareketsiz bireyler için daha gerçekçi bir alternatif sunuyor.
Yapılan incelemelerde, düzenli hareket etmenin zararlı tau proteinlerinin birikimini azalttığı keşfedildi. Uzmanlar bu moleküllerin sinir hücrelerinin iç iskeletini stabilize ettiğini ve hücre içi taşımayı desteklediğini belirtiyor. Hastalığın erken belirtilerini gösteren kişilerde dahi fiziksel aktivite, bilişsel ve işlevsel gerilemeyi neredeyse yarı yarıya düşürmeyi başarıyor.
Çalışma sürecinde yaşlı yetişkinler adımsayar kullanılarak dokuz ila on bir yıl boyunca takip edildi. Araştırmacılar, aktivitenin toksik amiloid plaklarını azaltmadığını, bunun yerine yanlış katlanmış tau proteinlerinin birikimini engellediğini tespit etti. Daha aktif katılımcılarda demans belirtilerinin ciddi oranda azaldığı gözlemlendi.
Uzmanlar üç bin adımlık yürüyüşün orta tempoda ve yaklaşık yarım sürdüğünü aktarıyor. Öte yandan en güçlü faydaların günlük beş bin ila yedi bin beş yüz adım aralığında görüldüğü ifade ediliyor. Daha fazla adım atmak her zaman daha fazla koruma anlamına gelmese de tempolu yürüyüşün beyin fonksiyonlarını korumadaki rolü net şekilde kanıtlanıyor.
AI YORUMUHaberinAi editör analizi
Hareketsiz yaşam tarzı ile bilişsel gerileme arasındaki kısır döngüyü kırmak için on bin adım kuralına takılmadan küçük hedefler belirlemek gerekiyor. Çalışmada yer alan üç bin adımlık eşik, özellikle günlük rutini yoğun olan veya fiziksel kısıtları bulunan yaşlı bireyler için ulaşılabilir bir koruma kalkanı sunuyor. Yapılan ölçümler, küçük hareket artışlarının bile beyin sağlığında doğrudan karşılığı olduğunu gösteriyor. İlerleyen yaşlarda düzenli yürüyüş alışkanlığı kazanmayan bireylerde hafıza kaybı riskinin katlanarak arttığı biliniyor.
Kaynak:
Cumhuriyet
Bu haber, kaynaktaki bilgilerden yararlanılarak HaberinAi tarafından özgün biçimde
yazılmıştır; kaynak metin birebir kopyalanmaz, fotoğraf kaynağa bağlantıyla gösterilir.
Hata olabilir, ayrıntılar için kaynağa bakın. İçerik ve telif politikası
AI'YA SORBu haber hakkında merak ettiklerini sorabilirsin
Çalışmada, 24 hafta süren probiyotik takviyesi sonrasında kandaki pTau181 düzeylerinde belirgin bir düşüş kaydedildi.
Güney Kore'deki 87 katılımcıyla yürütülen çalışmada 40 kişi probiyotik aldı.
KL-P301 kodlu probiyotik takviyesi üç farklı bakteri alt türünü içeriyor.
Probiyotik kullanan grupta pTau181 biyobelirteç düzeyleri anlamlı ölçüde azaldı.
Güney Kore merkezli yürütülen geniş kapsamlı bir klinik çalışma, bağırsak mikrobiyotası ile beyin fonksiyonları arasındaki bağı inceleyen yeni veriler sundu. Gwangju Alzheimer Hastalığı ve İlişkili Demanslar kohort araştırması çerçevesinde hayata geçirilen projeye toplam 87 katılımcı dahil edildi. Sürecin başında rastgele bölünen deneklerden 40 birey 24 hafta boyunca probiyotik takviyesi alırken, kalan 47 kişiye plasebo verildi.
Araştırma sürecinde tercih edilen KL-P301 kodlu özel probiyotik karışımı, Bifidobacterium animalis, Limosilactobacillus fermentum ve Levilactobacillus brevis olmak üzere üç farklı yararlı bakteri alt türünü barındırdı. Çift kör yöntemle yürütülen uygulamada, ne çalışmaya katılan bireyler ne de incelemeyi yapan uzmanlar kimin hangi ürünü kullandığından haberdar bırakıldı.
Yirmi dört haftalık periyodun sonunda elde edilen kan tahlili sonuçları, probiyotik tüketen grupta pTau181 protein seviyelerinin plasebo grubuna kıyasla azaldığını kanıtladı. Demans vakalarında anormal katlanarak beyin hücresi işleyişini sekteye uğratan tau proteininin fosforillenmiş formunu ölçen bu belirteçteki gerileme, uzmanların dikkatini çekti.
Kan tahlillerinin yanı sıra katılımcıların Klinik Demans Derecelendirme skorlarında ve görsel bilgiyi işleme ile mekansal ilişki kurma yeteneklerini ölçen testlerde de bazı ilerlemeler gözlendi. Uzmanlar, bağırsak flora düzenlemesinin erken nörodejeneratif süreçlere karşı potansiyel bir kalkan oluşturabileceğini ifade etti.
Araştırma ekibi, elde edilen verilerin umut vadettiğini ancak probiyotiklerin beyindeki tau yumaklarını doğrudan yok ettiğini kanıtlamadığını özellikle vurguladı. Hayvan deneylerindeki olumlu neticelerin her zaman insan bünyesinde aynı şekilde tekrarlanmadığını belirten bilim insanları, bulguların kesinleşmesi için daha geniş katılımlı ve uzun soluklu klinik testlere ihtiyaç duyulduğunu aktardı.
AI YORUMU
Bağırsak sağlığı ile nörolojik süreçler arasındaki köprüyü inceleyen bu tarz klinik çalışmalar, yaşlı nüfustaki bilişsel gerileme takibinde yeni yöntemlerin kapısını aralayabilir. 87 kişilik sınırlı katılımcı havuzu ve 24 haftalık kısa süre göz önüne alındığında, elde edilen pTau181 düşüşü umut verici ancak tek başına kesin tedavi kanıtı olarak değerlendirilemez. Daha büyük kohortlarla yapılacak uzun süreli araştırmalar tamamlanana kadar, probiyotik takviyelerinin demans tedavisinde tek başına mucize yaratacağı beklentisine girmemek gerekir.
Sporcuların kullandığı kreatin bileşiğinin, bağırsak rahatsızlıklarının beyinde yarattığı nöronal hasarı engellediği belirlendi. İspanyol araştırmacılar tarafından yürütülen bilimsel çalışma, doğal maddenin egzersiz yapılmasa bile koruyucu bir kalkan oluşturduğunu gösterdi.
Kreatin takviyesi bağırsak iltihabının beyinde yol açtığı nöronal hasarı engelliyor.
Araştırma Brain, Behavior, and Immunity dergisinde yayımlandı.
Bileşiğin koruyucu etkisi erkek deneklerde daha belirgin olarak tespit edildi.
Spor dünyasında performans artırıcı bileşik olarak bilinen kreatin, insan organizmasındaki çok yönlü etkileriyle bilim insanlarının odağında yer alıyor. Çalışma, kreatinin kronik bağırsak iltihabı kaynaklı hücresel bozulmaları hedef alarak öğrenme ve hafıza merkezi olan hipokampustaki içeriği tazelediğini ortaya koydu.
Deneylerde kullanılan kemirgen modellerinde Crohn ve ülseratif kolit gibi kronik iltihaplı bağırsak rahatsızlıkları simüle edildi. Bağışıklık sisteminin bağırsak zarına saldırmasıyla beliren bu durumlar, aktif dönemlerde beyin sisi ve hafıza kaybı gibi merkezi sinir sistemi belirtileri doğuruyor. Düzenli kreatin alan kolitli deneklerin hipokampuslarında iltihap görülse de nöronal hasarın ciddi oranda azaldığı net bir şekilde saptandı.
Araştırmacılar, kreatinin kolitle ilişkili beyin hasarını önleme etkisinin erkek deneklerde dişilerden daha belirgin olduğunu tespit etti. Bileşiğin karaciğer, böbrek ve pankreas tarafından üretilmesinin yanı sıra kan-beyin bariyerini geçerek merkezi sinir sistemine ulaşabildiği biliniyor.
Kreatin eksikliğinin travmatik beyin hasarı ve nörodejenerasyonla bağlantılı olduğu aktarılırken, elde edilen bulguların henüz klinik öncesi aşamada bulunduğu vurgulanıyor. Uzmanlar, bağırsak-beyin aksındaki iltihaplı hastalıkların tedavisinde bu stratejinin gelecekte çığır açıcı bir potansiyele sahip olabileceğini ifade ediyor.
AI YORUMU
Kronik bağırsak iltihaplarının merkezi sinir sisteminde yarattığı tahribata karşı sporcu takviyelerinin değerlendirilmesi, nöroloji alanında yeni ufuklar açabilir. Sevilla Üniversitesi ekibinin yürüttüğü çalışmada erkek deneklerde koruyucu etkinin daha belirgin çıkması, cinsiyet temelli biyolojik farklılıkların tedavi süreçlerinde dikkate alınmasını zorunlu kılıyor. Henüz klinik öncesi aşamada olan bu bulgular insan deneyleriyle doğrulanana kadar hastaların kendi başına yüksek doz takviye kullanması sindirim ve böbrek sistemleri açısından yeni riskler doğurabilir. İlerleyen dönemde yapılacak insan odaklı çalışmalar, kreatinin hafıza kaybı ve beyin sisi gibi semptomları hangi dozda hafifletebileceğini netleştirecektir.
Uzay yolculuğunun insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, Mars'ta kalıcı koloni kurma planlarını riske atıyor. Yapılan yeni bir araştırma, derin uzay radyasyonunun kalp kasında kalıcı hasara ve damar çevresinde yara dokusu birikimine yol açtığını gösterdi.
Derin uzay radyasyonu, sıçanlar üzerinde yapılan deneylerde kalp damarı çevresindeki yara dokusunu 270 gün sonra iki katına çıkardı.
Mars'a düzenlenecek uzun süreli yolculuklar kozmik radyasyon ve mikro yerçekimi nedeniyle kalp ve damar sistemini tehdit ediyor.
ABD'deki Wisconsin Tıp Fakültesi araştırmacılarının bulguları, Dünya'nın manyetik alanı dışındaki riskleri gözler önüne seriyor.
Tesla ve SpaceX şirketlerinin kurucusu Elon Musk, insanlığın tek bir gezegene bağımlı kalmaması gerektiğini savunarak uzun süredir Mars'ta devasa bir koloni oluşturmayı hedefliyor. Bu vizyon doğrultusunda geliştirilen Starship roketi, gelecekte yüz binlerce insanı ve gerekli kargo malzemelerini Kızıl Gezegen'e taşımak üzere tasarlandı. Ancak uzay yolculuğunun getirdiği fiziksel zorluklar, roket teknolojisinin ötesinde insan biyolojisinin de bu çetin ortama uyum sağlamasını gerektiriyor.
Dünya'nın koruyucu manyetik alanının ötesine geçen astronotlar, kozmik radyasyon ve mikro yerçekimi gibi tehlikeli etkenlerle baş etmek zorunda kalıyor. ABD'deki Wisconsin Tıp Fakültesi bilim insanlarının PLOS One dergisinde paylaştığı çalışma, bu çevresel faktörlerin kalp ve damar yapısında yarattığı kalıcı tahribatı inceledi. Araştırma ekibi, uzaydaki zorlu şartları simüle etmek amacıyla laboratuvar ortamında özel deneyler yürüttü.
Deney sürecinde orta yaşlı erkek sıçanlar, NASA'nın mikro yerçekimini taklit eden arka bacak askılama yöntemiyle otuz gün boyunca tutuldu. Aynı zamanda hayvanlar, Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'ndaki Uzay Radyasyonu Laboratuvarı'nda yüksek enerjili protonlar, silikon ve demir iyonları içeren radyasyona maruz bırakıldı. Bu radyasyon türleri, gerçek uzay görevlerinde uzay araçlarının kalkanlarından sızabilecek potansiyel tehlikeleri temsil ediyor.
Kilogram başına bir joule soğurulan enerjiye eşdeğer 1,5 gray doz radyasyon alan sıçanlarda belirgin bir perivasküler fibrozis geliştiği saptandı. Damar çevresinde bağ dokusu birikmesine neden olan bu durum, kalp kasına giden kan akışını olumsuz etkileyerek kalp krizi riskini yükseltiyor. Radyasyona maruz kalındıktan 270 gün sonra yara dokusu miktarının iki katına çıkması, kalıcı hasarın zamanla ilerlediğini açıkça ortaya koyuyor.
AI YORUMU
Uzay seyahatlerinin insan fizyolojisi üzerindeki kalıcı maliyeti, roket tasarlamaktan çok daha karmaşık bir biyolojik engeli işaret ediyor. Sıçan deneylerinde 270 gün içinde yara dokusunun iki katına çıkması, uzayda uzun süre kalan astronotların kardiyovasküler sağlığı açısından ciddi bir tehlike yaratıyor. Gelecekte Kızıl Gezegen'e gitmeyi planlayan sivil yolcular ve astronotlar için bu durum, gelişmiş koruma kalkanları üretilmediği sürece ölümcül riskler barındırıyor. Günlük yaşamda kalp sağlığını korumak ne kadar kritikse, uzayın yapay yerçekimsiz ve radyatif ortamı bu riski katbekat artırıyor.
Laboratuvar ortamında yürütülen testlerde bu kimyasal sürecin hücre zarlarına ve proteinlere zarar verebildiği gözlemlendi.
Test edilen altı plastik türünün tamamında zararlı hidroksil radikalleri üretildiği görüldü.
Polietilen ve polipropilen gibi suyu iten plastiklerde kimyasal aktivitenin en yüksek seviyede olduğu ölçüldü.
Farelerden alınan kırmızı kan hücreleri plastik parçacıklarıyla temas ettiğinde hücre zarlarında parçalanma meydana geldi.
Columbia Üniversitesi bünyesinde yürütülen yeni bir araştırma, plastiklerin suyla girdiği etkileşimin bilinmeyen yönlerini gözler önüne serdi. Kimyager Wei Min yönetimindeki ekip, yaygın tüketilen malzemelerin sulu ortamda reaktif oksijen türleri yayabildiğini tespit etti. Elde edilen bulgular, bu parçacıkların yalnızca fiziksel kirlilik yaratmadığını, aynı zamanda kimyasal yollarla biyolojik dokuları etkileyebildiğini gösteriyor.
Araştırma kapsamında polistiren tozu, reaktif oksijen varlığında rengini yitiren metil turuncusu boyası içeren suya eklendi. On günlük deney sürecinin sonunda boyanın yüzde doksan civarında kaybolduğu saptandı. Benzer değişimin alkol gibi diğer çözücülerde yaşanmaması, tepkimenin gerçekleşmesi için suyun zorunlu bir unsur olduğunu doğruladı.
Elektron spin rezonans testleri ve mikroskobik incelemeler, karışım içinde yoğun hidroksil radikalleri oluştuğunu netleştirdi. Sadece polistirenle sınırlı kalmayan gözlemlerde polietilen, polipropilen, PVC, PET ve akrilik olmak üzere altı farklı malzemenin tamamında radikal üretimi kaydedildi. Suyu güçlü biçimde iten polietilen ile polipropilende kimyasal aktivitenin en üst düzeyde ölçülmesi dikkat çekti.
Uzmanlar, su itici yüzeylerin sıvı molekülleri arasındaki hidrojen bağlarını bozarak hidroksit iyonlarının radikale dönüşmesi için gereken enerjiyi azalttığını belirtti. Sürecin biyolojik yansımalarını inceleyen deneylerde ise proteinlerin plastik yüzeylerde kümelendiği görüldü. Lizozim adlı proteinin bu birikimi, ortama kafein eklendiğinde büyük ölçüde durdu.
Fare kanından alınan kırmızı kan hücreleri polistiren parçacıklarıyla karşılaştığında hücre zarlarının hasar alarak parçalandığı saptandı. Parçacık boyutunun küçülmesiyle toplam yüzey alanının artmasının bu etkiyi daha da güçlendirebileceği düşünülüyor. Bununla birlikte, laboratuvar tozları ile çevre şartlarında aşınmış maddelerin aynı şekilde davranmadığı ve sonuçların doğrudan insan hastalığı kanıtı olmadığı da vurgulanıyor.
AI YORUMU
Plastik kirliliğinin sadece mekanik bir birikim olmadığını kanıtlayan bu bulgular, ambalaj sanayisinden gıda güvenliğine kadar geniş bir alanda malzeme seçimlerini baştan sona değiştirmek zorundadır. Suyu iten yapıların hücresel düzeyde yarattığı bu kimyasal reaksiyon riski, özellikle günlük hayatımızda yoğun olarak kullandığımız polietilen ve polipropilen içeren ürünlerin denetlenmesini zorunlu kılıyor. Eğer malzeme tasarımında yüzey özellikleri değiştirilmezse, mikroskobik düzeydeki bu radikal üretimi insan sağlığı üzerinde uzun vadede öngörülemeyen biyolojik hasarlar doğurabilir. Tüketicilerin günlük hayatta maruz kaldığı bu kimyasal etkileşimler, gelecekte daha sıkı plastik kullanım kısıtlamalarının getirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır.